Sol elin...





Sevgilim,

Ahir zamanlardan geçiyoruz. Kendimi hiç bu kadar yorgun, kırgın ve düzenbaz mevsimlere aldanıp da çiçeklerce açan erik ağaçları gibi hissetmemiştim. Ömrümü ne için ve ne kadar daha tüketmek için katlanıyorum bu hayata? Yani sen olmasan, sen ve öldükten sonra olacak olan o büyük şey olmasa; o bilinmezlik katlanır mıyım sanıyorsun? Sitem etmiyorum peki, tamam; kapatacağım bu mevzuyu. Fakat suskun ve riyakar, hikmetli ve mahçup, aydınlık ve sakıncalı insanoğlu. Düşünmeden edemiyor, düşündükçe de çıkamıyor işin içinden... 

Sevgilim, camlarla çevrili büyük bir beton yığınının içinde hapsim şimdi. Senden uzağım, ben senden ayrı her yerde tutsağım... Günlerim bir kahve makinesinin önünde hayatımdan geçen saniyeleri sayarak geçiyor. Hep aynı yerde uyanıyorum. Bir masa, bir bilgisayar, bir sebil ve kalabalıkların içinde yalnız yüzlerce insan. Bazen seni soruyorlar bana, biliyorum seni merak ettiklerinden değil yalnızlıklarından tamamen. Kendi seslerine karışan klavye sesleri dışında bir şeyler duymak istiyorlar, belki söylemek, belki çokça sevişmekte olabilir, belki sadece bir gülümsemek, bir düşünce balonu; bir kısa üşengeç şiir. Anlatıyorum ben de, susmuyorum bir türlü; misal bir sabah saçlarından başlıyorum sarı mı sarı, tüm şehrin yollarında bir kez dokunmaya görsün; sana doğru çekiyor her şeyi tel tel... Bir gün de gözlerin diyorum. Masmavi gözlerin, Kadıköy'den Eminönü'ne uzanan bir çarşaf gibi üstünde düşlerin dans ettiği. İstanbul'da hava kararmaya görsün, Haydarpaşa'nın sırtını sıvazladı mı güneş hemen laciverde dönüyor göz bebeklerin. Gözlerin diyorum, kapandı mı gece oluyor, uyandı mı gündüz... Hiç bitmesin istiyorum hep bakayım öyle, hep gezineyim kuşluk vakti gelince, hep dolanayım kirpiklerinde tane tane; boğa'dan aşağı elimde atkımı sallaya sallaya koşar gibi... Rıhtıma inerken iki pencere arasında yolculuk yapan vapurlar gibi... Yoğurtçu'da ki otobüs durağında bir sevgilinin gelişini bekler gibi... Elinden tutar gibi... Sarılıp da ağlar gibi... Sen gibi...

Sevgilim, tüm şarkıların sustuğu gri çizgiler var önümde. Üstünden bakasım gelmiyor bir türlü. Gökyüzü uzak, binalar yüksek, insanlar alçak... Engelleri aşmaya  hiç mi yetmez gücüm? Yetmiyor işte bak... Sen bir yakada, ben başka yakada.. Üstümüzden geçiyor köprüler, hayatlar, kainatlar ve zaman... Ah hepsini geçtim ama o zaman yok mu... Parmağını kesseler acımaz ama ucundan battı mı bir kıymık parçası canından can gider ya zaman da öyle işte... Bazen çok vazgeçiyorum bilsen... İçimi acıtıyor bu halim. Ruhumu kollarına bırakmak istiyorum, sıcaklığınla kucaklanmak istiyorum. Evrenin tüm park yerleri dolu, kalbimi gönlüne çekmek istiyorum... 

Sevgilim... Gövdesinden kesilmiş bir ağaç gibiyim. ellerim yok, tenim yok, yüzüm yok. sebepsizce toprağın altında gömülü köklerim fakat su yok, nefes yok, nabız yok... son zamanlarda ölü'mü düşünüyorum. misal işten gelirken eve tam ensemden girip tüm kemiklerimi kırıyor metal yığınlar, gözlerimle izliyorum bir çöp kamyonuna atılmış suretimin un ufak oluşunu. kendime kızamıyorum. insan kendisine kıyamazmış derler doğru mu? mesela nefesimi tutarak ölemezmişim öyle diyorlar. pes! bunca teknolojiyi bulan, galaksilerce semaya açılan insanoğlu nasıl olur da bilemez bunu. bir silah edinmeliyim diyorum sonra, vazgeçiyorum şeytan doldurur diye. asayım diyorum kendimi avizeye, kim taşır beni? hayat bile sırtından atmak isterken gövdemi... vira bismillah diyorum sabah ezanıyla takılmalıyım ağlarına balıkçıların, ayağıma bağlı bir yağ tenekesi ile, yazık diyorum sonra oynanır mı emekçinin rızkıyla. hem benim etim de kalındır, ne kızartma olur ne buğlama... yani ölmek bile büyük zahmet kahretsin. kahrolamıyorum sevgilim... Bir ara seni düşünüyorum... sonra geçiyor...

Sevgilim, lüzumsuzun biri olup çıktım ne zamandır. güzel kadınları bıraktım artık sevmeyi, köşe başlarında sigara yakacağım sokaklarım olsun istedim bir de çok, olmadı... kısmet. Sen varsın ya... Sen varsın ya deyince susuyor tüm düşünceler. Ne kadar güzelmiş söylemesi... Sen varsın ya... "Sen varsın ya..."

Sevgilim... Yükselen betonlar gibi büyüdük biz ne acı. Yaşamın silüetini bozuyoruz ama yapacak bir şey yok. Galiba depremimi bekliyorum. gelmiyor. terbiyesiz ne zaman geleceğini de söylemiyor. oysa o gelene kadar bi çay demlerdim, sabah gelse simit alırdım; öğlen gelse çiçek, akşam olsa rakı. sevmem de lanet şeyi ama o içerdi bilirim. içer içer gülerdi. Sen de gülerdin... Aklıma gelirdin o an... O güldükçe ben doldururdum, bir kadeh de sana kaldırırdım. Hiç sensin olur mu? Şişe hiç bitmesin isterdim yeter ki gülsün, yeter ki seni düşündükçe güleyim ben de... Güzel de meze hazırlardım bak bilmez o ama sen bilirsin ya, hani geçip de karşına şöyle efkarlanırdım bazen, işte onlardan... Bilmezdi ama öğrenirdi elbet. Ben çok güzel güneşin batışını izlerdim bir de doğuşunu. İkisinde de varsın çünkü, biri sarı; diğeri lacivert... Arasıyla işim olmaz onu başkası düşünsün. Yine sabah oldu bak, nerden geldim ben buraya? Aşk olsun yani. ne diyordum, gövdesi kesilmiş bir ağaç gibiyim. çiçeklerce açılmış bir erik ağacı da olabilir bu elbet... gövdesi kesilmiş bir ağaca kuşlar konamaz ki... hem kuşlar... Ne de çabuk gittiler? Sevgilim, gökyüzü neden bu kadar beyaz ve artık neden çok uzak... kediler. bak unuttum onları, bahariyenin kedileri özellikle... Onlar gelsin bir tek yanıma. hem ben güzel kadınları sevmeyi bıraktım, kediler hariç. Bir de sen tabii. Bana alınma olur mu? Küsme, kızma, üzme, ben sensiz ne yaparmışım ki bak anlat anlat bitmiyor. 

Sevgilim...

O zaman diyorum, o zaman senin adın Fenerbahçe olsun... 

Benimkini boşver gitsin, fakat isterim ki;

"Sol elin başımın altında olsun, sağ da beni kucaklasın..."*




*Kosmos - Reha Erdem


Yorumlar

Popüler Yayınlar