Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na Açık Mektubumdur...
Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na,
Değerli büyüklerim ben annemi 2.5 yıl önce beyin kanserinden kaybettim. Şimdi nereden çıktı bu diyeceksiniz lakin annem İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Atatürk’ün ilkeleri doğrultusunda biz çocuklarını yetiştirmiş modern bir Türk kadını, iyi bir Fenerbahçeli, iyi bir avukat ve tüm bu özelliklerinin üstünde çok iyi bir anneydi… 3 temmuz 2011 bizim onunla son yazımızdı, son kez büyük aile masasında, aynı zeytin ağacı gölgesinde yemeğimizi yemiş, sohbetimizi etmiş ve aile olmanın farkını son bir kez daha en derinlerimizde hissetmiştik. Sonra bir şey oldu… Ezelden beri yan yana duran iki renk bizi öyle bir çekti ki içine; kendimizi bir anda ailemizi bile öteye atabileceğimiz mutlak bir mücadelenin içinde bulduk. Tatilimiz yarıda kalmıştı, yaz bizim için biçim değiştirmiş ve soğuk bir sonbahar rüzgarından varıp da tenimize, saçlarımızdan kocaman bir kış olarak ayrılarak çekip gitmişti… Üşüyorduk, sadece biz değil, bu ani kışa çıplak tenleriyle yakalanıp bütün mutlulukları çaresizce kalplerine gömen herkes gibi üşüyorduk; bir Fenerbahçeli gibi üşüyorduk, öfkeyle, ateşle, sabırla… En soğuk yazımızdı o bizim ve hatta son yazımızdı çok sonraları farkına varacağımız… Annem ilk gün haberleri açtığında tüm bu hukuksuz sürecin bir zorba eliyle üstümüze gönderildiğinin farkındaydı, gazetelerde, köşe başlarında, tv ekranlarında gördüğü, okuduğu, duyduğu her şey bugüne kadar öğrendiği tüm ideallerinin ötesindeydi ve kötüydü ve çirkindi ve bedbahtı… Siz o gün de oradaydınız ama sustunuz ama sessizliğin bir çözüm olamayacağını bilemediniz. Aylar dolduruşa getirilmiş gazete manşetleriyle geçerken önce Avrupa Kupalarından men edildik sonra cezalar geldi peşi sıra ve biz “ateşi ve ihaneti gördük" iliklerimize kadar hem de ve bu dava ile artık bir bütündük; et ile tırnak gibi, "kesseniz de yine uzayacaktık" ; inatla, omuz omuza, safları sıklaştırarak, o gün siz de oradaydınız; bizi yok edemeyeceğinizi henüz bilmiyordunuz özellikle bir kısım alimleriniz, mesai arkadaşlarınız, saf değiştiren birer melek gibi tek tek dünyaya düşecek; baltayla yüz yıllık çınarımızın dibine vuracak, vurdukça polenlerimiz dünyanın dört bir yanına dağılacak, dağıldıkça devirmek istediğiniz her yerde daha gür, daha güçlü, daha ulu çıkacaktık… Öyle ya da böyle farkına varmak istemediğiniz her yerde bizler "Adalete Fener Yakacaktık”…
Annem hastalığa yakalandığında yaz bitmişti, kasım ayındaydık ve gündem hala aynıydı. Hala adalet arıyor, üstümüze yıkılan bu kirli ittifaktan en hasar almayacak şekilde nasıl çıkacağımızın umuduyla araştırmalar yapıyor, kapalı kapılar aşındırıyor, adaletin tükendiği yerde ellerimizle toprağı kazıp bir parça umut arıyorduk. Annem hastalığa yakalandığında sizler de oradaydınız, bir kısmınız onun sıra arkadaşı bir kısmı hocasıydınız… Lakin Pandora’nın kutusu açılalı yaklaşık 4 ay olmuş, tüm kötülükler en dip kuytulara kadar varmış, ölüme; insanlara dokunurken farkına varmasınlar diye ses vermemiş, elleriniz birbirlerini ovuşturduğu köşelerde başka renklere bulaşmış ve umudun tam çıkması gerektiği yerde sizler kapağını kapatmıştınız. Çabamız kafi değildi, çabamız bir adım bile öteye taşıyamadı bizi, çabamız o sene annem ile birlikte soluyor, kalbimizde sarı - lacivert bir sevda bizi ayakta tutmaya çalışıyor ama başaramıyordu. İlk tedavi girişiminin ardından annemin sağ yanına felç gelmiş, tümörün baskı yaptığı yer itibariyle konuşmayı bırakmıştı, derin bir küskünlük müydü bu, yoksa sessizlik bazen konuşmaktan daha da mı faydalıydı? Hangisini seçtiğini asla bilemedim… Ama “ateşi ve ihaneti" görmüştük bir kere. Ben susmadım, her gün yaşananları anlatmaktan, gazeteleri okumaktan, izlediğim tartışma programlarını özetlemekten, 3 temmuz darbesinin bize neler yaşattığını, nelere sürüklediğini; bunlardan bahsetmekten, hasta yatağında yatarken gözlerim içine baktığı her an bir kere olsun konuşacakmış gibi hayal etmekten asla vazgeçmedim… Çünkü Fenerbahçesi zordaydı, çünkü en son Fenerbahçesini bıraktığında o güne kadar adalet adına öğrendiği her şey birer yalandı, buna inanmak istemiyor, bir gün gerçeğin ortaya çıkacağını biliyor, hukukun üstünlüğüne görüp duyduğu her şeye rağmen inanmak istiyordu. Bu onu ayakta tutan son şeydi… Ama siz ve arkadaşlarınız ihanet etti… Siz onu, sıra arkadaşınızı, ailemizin her şeyini en son görmek istediği bir şey ile; yıllarını verip de bizi bugünlere getirmek için çabaladığı, okuduğu, okuttuğu, her şeye inat; adaletin yüz karası olduğu o gün ile, 3 temmuz ile sonsuzluğa uğurladınız…
Bize hep anlatırdı, bir kelime yüzünden bir yıl kaldığını, döneminin uzadığını, o zamanlar tehlikeli zamanlardı, o zamanlar bazı kitaplar bazı kelimeler gizlenmek, korunmak ve günümüze el değmeden ulaşmak zorundaydı; o zamanlar da vardınız, oradaydınız ve susandınız… Bitirme sınavını sözlü anlatımla veriyormuş annem, bir an hocasının yanında unutmuş “hapishane” demeyi; ağzından “mapushane" çıkmış… Sen misin diyen, üstünü çizmiş hocası dersinin; bir yılına sebep olmuş o tek bir kelime… Şimdi kelimeler bile yetmiyor adaleti sağlamaya… Kelimeler sizin iki dudağınızın arasında, hukuk öğrendiğiniz kitaplarda değil artık, sizin vicdanınızda…
Geçen yıllardan sonra hala annemin kabristanına gidip ona Fenerbahçemizi anlatıyorum. İnanır mısınız bu yaz minnacık sarı - laci çiçekler eşlik ediyor mezarına giden yola… Siz hala oradasınız, mezarının başında isminin yazdığı yerde bekliyorsunuz, o da sizi bekliyor; Fenerbahçesinin özgürlüğünü bekliyor, adalet bekliyor…
Bekliyoruz…


Yorumlar
Yorum Gönder